Monday, January 04, 2010

Sessiz Kalmanın Izdırabı


Uzun süredir rüya görmeyen ben, bir kabusla uyandım bu sabaha. Belki de 2 gündür hasta olduğum için aldığım ilaçların da tetiklemesiyle gördüğüm bu kabus, bunları yazmama vesile oldu. Bakalım toparlayabilecek miyim?

Hatırlayabildiğim uçağın 14. sırasında her zamanki gibi koridor koltuğunda oturmaktaydım. Birden arkamda bir askerin ağladığını işittim, ansızın arkadaşının silahını aldı, çenesinin altından namluyu dayadı ve ateş etti. O an ilk aklıma gelen, çenenin altından giren bu kurşununun kafa tasından geçip uçağın gövdesini de delip geçeceğiydi. Bencilliğe bakın siz. "Koyunun can, kasabın et derdinde" olması gibi. (aşağı yukarı böyleydi sanırım). Sonra toparladım kendimi ve hosteslere seslenmek istedim, ayağa kalkamıyordum, zira emniyet kemerlerimiz takılıydı. Kemerler takılı da olsa, ben emniyette hissetmedim kendimi,yanlış giden bir şeyler vardı.? Muhtemelen inişteyiz ya da bir türbülansta, zira tüm uçak sarsılıyor...Hostes geldi ama gözleri ve kıyafetleri mavi. Yani bu ya Avusturya ya da KLM havayolları diye düşündüm. Sonra askerin kafasında kan olmadığını farkettim. Onun için üzüldüm ve ağlamaya başladım tam o sırada uyandım. Gerçekten de gözlerim yaşla doluydu...

Zor bir sabaha uyandım...bu stresli gecenin sabahı çok şeylere gebeydi...
İnsanın herkes kadar eli ayağı tutarken, sesinin çıkmamasından acı ne olabilir ki? Hele ki bir sanatçı için! Lanet olası larenjit, sesimi azda olsa kullanabilseydim... 4 perde opera eseri, İngiliz şefin huzurunda, Fransız, Hollandalı, Polonyalı solistler şıkır şıkır söylerken ben marke(yarım ses) söylemek zorundayım. Hani bir piyanist bir kemancı olsam, hasta ya da uykusuz daha az fark edilir, ama insan sesi bu vucudundan ayırıp taşıyamıyorsun ki.

Uzatmayalım. Banyo, tıraş, kahvaltı, papatya çayı tuzlu su vs. Ama yok...ciddi ciddi hastayım. Bir yandan gün boyunca çekeceğim ızdırabı düşünürken bir yandan da bu kabusu yorumlamak için beynim inanılmaz çalışıyor.

Opera binasına doğru yol koyuldum..sokaklar bir cıvıltılı sormayın. Avrupalı bunlar, çalışmayı da yaşamayı da bilirler. Daha geçen hafta Christmas tatili için buradan ayrılırken o kadar gıpta etmiştim ki sokaklarda çalgıcılar rengarenk ışıklar. Tam o sıralarda Türkiye'de hakkını arayan işçiler gaz bombalarından kaçıp havuza sığınmışken, üzerilerine kışın ortasında panzerle su sıkılıyordu. Bizde son yıllarda müthiş bir kutlama hatırlayanınız var mı? Bayramlar trafik kazaları, şehit haberleri vs. Enflasyon zamlar bunlar eskiden de vardı da...

Dönelim bu güne.

AirFrance'ın 10 gündür gezdirdiği valizimi dün akşam ulaştırmıştı. Getirdiğim Türk lokumlarıyla provanın havasını değiştirdim. Herkes bayıldı (kurnaz ben) sesimi çıkaramamıştım ama Turkish Delight bu, her ayıbı örter ama Avrupalı her zaman lokumu yemez!!!

Öğle arası Boots'tan kendime bir pastil bir de C Vitamini aldım. Ha.. bilmeyenler için Boots, Amerikan Foryou ilaç mağazaları zinciri şeklinde bir şirket. Hani şu son zamanlarda ülkemizde de adı geçen marketlerde eczane şubeleri açma fikri var ya...Bir bardak su da fırtına koparıyorlar 30.000 eczane kapanacakmış ne var bunda(!) Aileleriyle 120.000 kişi işsiz kalacakmış. 70 milyonda 120.000 erir gider nasıl olsa(!)...İsim de güzel
For you, yani "Sizin için"..

Öğleden sonra bir yandan prova akıp giderken, sesiz bir şarkıcının ızdırabıyla rüyamı zaman zaman analiz etmeye koyuldum.

Rüyada "Uçak" görmek...bu kabus bir anlamda son zamanlarda, üst üste yolculuklarda yaşadığım ve kavuşmalar için verdiğim çabanın bedeliydi. Gecikmeler olumsuzluklar da cabası. Haberlerde gördüğümüz askeri soruşturmalarından etkilenmiş ve intihar eden askerlerle de uçaktaki asker özdeşleştirmiş olabilirim diye düşündüm. Son zamanlarda moda komplo teorilerinden biri mi yoksa? Uçakta Türk askeri varken uçağı yabancılar kullanıyordu. Bu neyle örtüşüyordu. Yani ülke benim ülkem ama kontrolü başkasında diye bilinçaltım benzeştirmiş olmalı. Olacak şey mi bu! Ülke uçaksa, türbülans da sallantı , boşluklar, inişe geçme. Ne kadar karışık işler... ama kabusun ortası, uçağın da içindesin işte. O nereye sen oraya. Canına kıyan O askere müdahale edemeyişimi , acil durumlarda bir davranış biçimi geliştirememiş olmamı yediremediğim için mi ağlamıştım acaba...

Prova bitti ve neyse ki önümde 5 günlük bir tatil var. Bu süreyi iyi değerlendirip kendimi toparlayıp yoluma devam etmem gerekiyor. Sabaha rüyayla uyanmıştım ama gerçek olan sessiz kalışımdı.


Peki sizler
rüyalarınızdan ağlayarak uyanmıyor musunuz bu sıralar? Yoksa bir ben mi garibim!

2010'un kabuslardan uzak, gerçeklerle yüzleştiğimiz, kendimizi toparlayıp yolumuza devam edeceğimiz bir yıl olması dileklerimle.


Bülent Bezdüz
Leeds 30 Aralık 2009

Friday, July 03, 2009

Fenton Aria "DaL labro il canto estasiato vola" From Glyndebourne Festival

Thursday, July 02, 2009

Thursday, June 11, 2009

Sanatçın gibi dimdik mi, yoksa politikacın gibi sürünerek mi?

Günüme, büyük üstad Bekir Coskun'la başlarım. Bu gün yine o harika yazılarından birini yazmış Fazıl Say'ı da sonuna öyle güzel yerleştirmiş ki. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11841334.asp?yazarid=2&gid=61 O komedi gibi görünen satırlarında, her zaman nettir ve aynı mesajı verir durur. "Hep güleriz ağlacak halimize" mesajını.

Türkiye'de insanlar, Atatürk gibi bir dehayı anlamış olsalardı, bizler çoktan AB'ye girerdik. O ki "SANATÇI; IŞIĞI ALNINDA İLK HİSSEDEN KİŞİDİR" dememiş miydi? Tabii ki sınırlarını(ülke sınırlarını kastetmiyorum) aşan gerçek sanat ve sanatçıları kastetmişti. Yoksa otel odalarında mangal pişiren ya da gümrük polisyle polemik yaşayan sanatçı(!) ları değil. Her ne kadar biz hala onları baş tacı yapıyor olsak da...

Düşünün Luciano Pavarotti'nin Opera Sanatı'na kattıklarını. Dünyada "Opera seyirci kitlesini, belki de 4-5 katına çıkardı. Ya ülkesine getirdiği prestij. Şişman adamı kimse şişman görmedi. Estetik, duygulu ve milyonları büyüleyen oldu o bizim için. Niceleri silindi gitti o hep vardı ve hala var. Eser bırakan her kişi bir şekilde var oluyor. Nur içinde yatsın...

Fazıl Say'da böyle bir misyonu yüklenmiş durumda. Hep dediğim gibi o benim Paderewski'm.

Kim mi Paderewski?Polonya Dünyanın en ünlü müzisyenlerini yetiştimiş ülkelerdendir. Mesela Chopin. Ama bir tanesi vardır ki, o hem iyi bir Chopin yorumcusu hem de vatanına aşıktır... ünlü piyanist Paderewski' den bahsediyorum. Paderewski, üstün yeteneğinin yanında ülkesine müthiş bağlılığıyla da bilinen bir sanatçı. Kariyeri boyunca kazandığı her kuruşu Ülkesi için harcayabilecek kadar cömert, ülkesinin dış güçlerce bölünme tehlikesine karşısında sesiz kalamamış, Cumhurbaşkanlığı'na kadar yükselmiş bir büyük insan. Merak edenler araştırabilir(ki mutlaka tavsiye ederim).

Size kimi çağrıştırıyor? Fazıl Say değil mi? Fazıl Say ülkemizin yetiştirdiği en iyi besteci ve yorumcu sanatçılardan biridir ama Vatanının ve kendi kültürünün de sevdalısıdır. Susmuyor,tüm canavarlar susmak zorunda kalıyor.

Ben kararımı çoktan verdim, Fazıl Say'lı bu yolda, sonuna kadar yanında olacağım.

(...) ve Türkiye kararını vermeli şimdi. Sanatçıları gibi alkışlanarak ve dimdik ayakta mı Avrupaya girecek, yoksa politikacıları gibi sürünerek mi? Yoksa Avrupa bize nerden gireceğini çok iyi biliyor.

Bülent Bezdüz
11- Haziran-2009
Glynderbourne/İngiltere

Saturday, June 06, 2009

Thursday, June 04, 2009

Bukalemun, timsah gibi saldıracağı günü bekliyor...

Geçtiğimiz Cuma günü İstanbul'dan Londra'ya uçağa bindim. Yanıma iki genç oturdu. Bir tanesi daha ilk planda aşırı hareketliliğiyle dikkatimi çekti. Dışardan bakıldığında ,moda tabiriyle ,metroseksüel görünen bu gencin, sağa sola laf sokan ukalalığının altında isyankar bir hali vardı. Daha ilk oturduğu anda hosteslerden birini gözüne kestirmiş "nerde benim kız" diye arkadaşıyla şakalaştı.

Kaşlarının alındığı ilk planda belli oluyordu. Yanındaki genç , onun aksine ,az konuşan ama genelde arkadaşını onaylayan bir karaktere sahipti. İstemeden kulak misafiri olduğum kadarıyla da ortak iş yapıyorlardı. Bir süre sonra kabına sığmaz enerjisiyle benimle de sohbete başladı.

Yemek servisi sırasında, birden konu yiyeceklere geldi,” domuz ürünleri “ve de "din"e. Böyle bir hassas konuydu ama ben tüm iyi niyetim ve eğitimci kişiliğimle, çevreden evrene örnekler vererek , düşüncelerimi paylaşmaya çalıştım. Israrla (sanki karşısındaki dinsiz ya da başka bir dünyadanmışçasına) İslamı, dindarlığı, altan üstten girerek savunan, propagandasını yapan, militan yapısıyla tehditkar biri olduğunu ilk baştan sezdirdi. Susmayı denedim...

Tam o sırada yanımda sol taraftaki sırada oturan 3-4 yaşlarındaki çocuğa ilişti gözüm. Ailesinin ona şefkatle sarılışı... ve hafızamda canlandı; yıllardır tanıdığım yüzlerce hristiyan ve başka dinlerden sanatçı, sanatsever dostlarım. Domuz eti yedikleri için ya da Müslüman olmadıkları için "gavur" diye adlandırdığımız. Onları hiç kötü yapmamıştı domuz eti yemeleri. Kazara Londra'da ya da başka bir şehirde (trafiğin Avrupa'dakinin aksine ters istikamette akışından)dalgınlıkla yola adım atttığımda , aracını yavaşlatan ve gülümseyerek geçmemi bekleyen hoşgörülü insanlar ,kurucusu olduğum http://www.turkoperaforum.com 'a server olarak bile sponsor bulmazken, adıma http://www.bezduz.com'u açan Kanadalı hayranlar.... ya da yıllardır her temsil sonrası , Fransa'da ,İtalya'da ,İngiltere'de vs.. beni dakikalarca alkışlayan yine bu insanlardı.

Eğer bunları anlatsam ,mutlaka bir sonraki adımda Irak'ı işgal edenlerin vs de Hristiyan olduklarını söyleyecekti, Irak’taki ,sözüm ona, Müslüman işbirlikçilerini göz ardı ederek. ...Elbette sesini yükseltip, kızarıp, “One minüt one minüt” diye kükreyecekti de.

Bu genç İngiltere'de çalışıp ekmeğini kazanıyordu ama o insanları ve yaşantılarını onaylamıyordu kendi hesabınca. Bunca kötü gidişi, işsizliği, vurgunları görmezcesine, ona göre En iyi kültür bizdeydi, en iyi dinin temsilcisiydi. Bir yandan dinin gereklerinden bahsediyor, bir yandan hostes kızı gözleriyle kesip kendince komik(!) espriler yapıyordu. Diğer yandan da, gümrükten fazlaca aldığı karton sigaraları nasıl çaktırmadan geçireceğinin hesabını.(Takiyyeci Hırsız) Makarası boşalmış bir yaratığa dönüşmesi an meselesiydi.

Susmuyor ,konuşturmuyordu. Ülkemizde son yılların favori uydurması bir örgütten bahsedip benim düşünce tarzımı da "manyakça" diye nitelendirebilcek kadar ileri gitti. Artık ben de kara listede olmalıydım. O na göre bu düşüncenin savunucusuydum. Ya kitap kadar sessiz ya da onun kadar militan olmalıydım. Konuşmanın anlamı yoktu, karşımdaki kişinin beni algılaması için kanallarının açık olması gerekirdi. Oysa birileri o kanalları çoktan kapatmıştı.

Çelişkilerle dolu genç ve onun düşünce yapısı ürkütücüydü. Tanrı denmesine bile tahammülü yoktu. Keşke başka bir koltukta otursaydım ve keşke bu yaşananlar gerçek olmasaydı diye içimden geçirdim. Ama gerçek karşımdaydı. Modern giyimli, son model cep telefonlu , çapkınlığı seven, bir karton sigarayı sokabilmek için "cihat"ı göze almış bir militan vardı. Son yıllarda yetiştirilen kuşağın bu temsilcisi , istenilen ümmet tipinin yaratıldığının gerçeği olarak duruyordu karşımda..

Az sonra pasaport kontrolünde yanyana geldik. Ben hemen sorusuzca geçtim. O kendisine sorulan sorulara gülümseyerek cevap veriyordu. Bu genç az önce tanıdığım genç değildi sanki. Gülümsüyordu gümrük polisine tüm şirinliğiyle. 1950'ler sonrası gülümseyerek sistemi delik deşik eden bir çok politikacı kadar iki yüzlüydü. Gerçek maskesinin altına gizlenmişti ta ki bir dahaki sefere kökten dinci haliyle ortaya çıkacağı gün gelene kadar.Hoş görüsüz, ben yaptım oldusunu, tanrının adını kullanarak gizleyen bir bukalemun, timsah gibi saldıracağı günü bekliyordu....

Glyndebourne- İngiltere
31 mayıs 2009

Monday, June 01, 2009

BÜLENT BEZDÜZ / Bay La Forza del Destino
Bülent Bezdüz gibi hayatı içiçe geçmiş şans ve şanssızlıklarla örülen sanatçıya az rastlanır. Müzik serüveni, Verdi’nin ünlü eseri La Forza del Destino (Kaderin Gücü) benzeri opera konusu olabilecek kadar zengin. Bezdüz, 1989’da, bağlama çalıp türkü söyleyen, 22 yaşında meslek lisesi torna, tesfiye bölümü mezunu bir gençti. Bugün ise İngiltere ve Fransa’da şöhreti hızla artan bir lirik tenor. Kaydına katıldığı iki albüm, toplam dört Grammy ödülü kazandı. Londra Senfoni’den, Concert Gebouw’a birçok orkestrayla konser verdi. Üstelik tüm bunları Mersin’de yaşayıp, Devlet Operası’ndaki görevini sürdürürken yaptı. Son olarak 2007’nin mayıs ve haziran ayında İskoç Ulusal Operası’nın İngiltere’de sekiz kez sahnelediği Lucia di Lammermoor’da Edgardo rolünde sahneye çıktı. İngiltere, İsveç ve Belçika’daki operalardan 2010’a kadar sürecek rol teklifleri aldı. Türkiye’ye dönen sanatçıyı, temmuzun ilk gününde Mersin’deki evinde yakaladık. Şehrin sıcaktan kavrulduğu bir ikindi vakti, tam 4,5 saat hayatı ve hayalleri üzerine konuştuk.




1995’teki ilk Leyla Gencer Şan Yarışması, hayatınızın dönüm noktası olmalı. Metropolitan’ın yayın organı Opera News’tan Brian Kellow, yarışmada ses yerine sahne pırıltısının değerlendirildiğini, başarılı yorumunuza karşın boyunuzun kısa olması nedeniyle elendiğinizi yazmış. Müzik çevrelerinden duyduğuma göre, son değerlendirme sırasında jüri üyeleri arasında ciddi tartışmalar yaşanmış. Neredeyse 1980’de Chopin Yarışması’nda, Ivo Pogorelich’in elenmesi üzerine Argerich’in jüriden istifa etmesiyle yaşanan skandalın benzeri, İstanbul’da gerçekleşecekmiş. Üyelerden biri en azından mansiyon almanız için çok ısrar etmiş. Bu yarışmaya hangi umutlarla girdiniz, Mersin’e yenik dönerken neler hissettiniz?


- Görev yaptığım Mersin Operası’ndan dışarı açılmanın, yurtdışına uzanmanın yollarını arıyordum. Yarışma bir fırsat verebilirdi. Hocam Werlinski, 1994 yaz tatilinde Mersin’e geldi. 45 derece sıcakta yedi eserlik bir repertuvar hazırladık. Ankara’da Menekşe Akar’la çalıştım. Ve İstanbul’a gittim. Yolda Simyacı’yı okumuştum. Peşpeşe açılan kapılardan bahsediyordu. Werlinski “Birinci olmak önemli değil, jüri üyelerinin dikkatini çekmek önemli. Derece alamasan da, yarışma yeni kapılar açabilir” demişti. Bir gece önce, müthiş horlayan bir başka yarışmacıyla aynı odada kaldık. Sabah, uykusuz, jüri önündeydim. Marcello Alvarez gibi tecrübeli bir ses, yaşını küçülterek yarışmaya girmişti. Üstelik repertuvarımın en önemli parçasını o benden önce söyledi. Yine de 87 kişi arasından sıyrılıp, ikinci elemede yer alan 25’e girdim. İkinci elemede çok heyecanlandım, bir hata yaptım. Buna karşın ilk 10’a gireceğimden emindim. Opera News yazarı Kellow, sahneden inince yanıma geldi. Sanki sonucu biliyormuşcasına “Kazanıp kazanamamanız önemli değil, çok güzel bir ses renginiz var, çalışmaya devam edin” dedi. Sonuç açıklanınca yıkıldım. Hemen uçağa binip geri döndüm. Tüm çabalarım film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Hırslanıp, bilenmek yerine ruhen çökmüştüm. Eve dönüp kapıyı açtığımda eşim büyük mutlulukla karşıladı. Dublin ve Covent Garden operalarının jüride bulunan sanat yönetmenlerinin İstanbul’dan aradığını, görüşmek üzere acilen çağırdığını söyledi. Birlikte uçağa atlayıp, İstanbul’a indik.


Kellow, size özel bir ön kontrat teklif edildiğini yazıyor haberinde. Teklif neydi?

- Bunun öncesinde yaşadığım tuhaf bir olayı anlatayım. İstanbul’a indik. Randevumuz akşamdı. Eşimle zaman geçirmek için Taksim’e gittik. İstiklal Caddesi’nde yürürken St Antuan Kilisesi’nin kapısını açık görünce, içini merak edip girdik. Bu sırada mum yakan, dilekte bulunanlar dikkatimi çekti. Mum aldım, yakmak için uzatırken biri elimi tuttu. “Beyefendi siz çok şanslısınız” dedi İngilizce. Arkamı döndüğümde, yarışma sırasında jüride gördüğüm, kim olduğunu bilmediğim bir hanımla karşılaştık. Akşam randevu için Çırağan Oteli’ne gittiğimde, karşıma kilisede elimi tutan kişi çıktı: Covent Garden’dan Helga Schmidt. Kilisede İngilizce rahat iletişim kuramadığını görmüştü. Almanca konuşmaya başladı. Meğer yarışmada söylediğim Mozart ve Weber aryalarında, diksiyonumun düzgünlüğünden Almanca bildiğimi sanmış. Çevirmenler yardımıyla konuştuk. “Bu yarışmaya girmen şans, kaybetmen şanssızlık. Fakat sana yeni bir fırsat getirdi” dedi. İki yıl sonra sahnelenecek bir eser için rol teklif etti. “Lucia Silla’dan Aufio rolüne hazırlanın. 1997 Eylülü’nde gelip sizi dinleyeceğiz” dedi. Gerçekten iki yıl sonra, Avrupa Opera Merkezi yöneticisi Kenneth Berth’le geldi. CRR’nin bir odasında beni dinlediler. Avrupa Birliği’nin Leonardo da Vinci bursuyla Manchester’a davet ettiler. İki aylık hazırlık yapılacak, ardından grupla turneye çıkacaktık.




Yardımcı rol teklif edildi, başrol oynadı



Avrupa Opera Merkezi’yle sahnelenen Mozart eserinde başrolü oynamışsınız. Yardımcı rolden başrole nasıl geçtiniz?

- Hedef o yıl dünyanın önemli şan yarışmalarında ödül kazanan gençlerle, Mozart’ın gençlik eseri, ilk operasını sahnelemekti. Renata Scotto şan hocalığını yapacak, Brigitte Fassbiender sahneye koyacak, Fabrizzio Ventura orkestrayı yönetecekti. Leyla Gencer yarışmasının birincisi, başrol kadın karakterini canlandırıyordu. Arjantinli bir tenor Lucia Silla’yı seslendirecekti. İlk provadan sonraki gün Ventura odasına çağırdı. Başrolü teklif etti. 21 gün vardı ilk temsile. Özel çalışma vaat edince kabul ettim. Elimden geleni yapacağımı söyledim. 12 günde eseri çıkardım.


Yabancı dil sorunu yaşamadınız mı?

- Akıcı olmasa da İngilizce biliyordum. İki ayda epeyce ilerlettim, sorun yaşamadım.

Avrupa Opera Merkezi’yle çıktığınız turne İngiliz basınında geniş yankı bulmuş. The Times’taki yazıda, sesinizin imkanlarını zekice kullanmanıza dikkat çekiyor. Prodüksiyonu, rejiyi, kostümü başarısız bulan The Scotsman “Kadrodaki yetenekli sesler için izlemeye değer” dedikten sonra, önce sizin adınızı veriyor. Bu yazıların bir etkisi oldu mu?


- 27 temsillik, toplam beş ay sürecek bir turneydi. İrlanda, İngiltere ve Danimarka’yı içeriyordu. İkinci temsilden sonra Helga Schmidt, Sir Colin Davis’ten randevu aldığını söyledi. Bir günlük boşluğu değerlendirip, Davis’in dinlemesi için Manchester’den Londra’ya gitmek isteyip istemeyeceğimi sordu. Kabul ettim. Trenden inip Barbican Center’a koştum. Büyük salonda, Yevgeny Onegin’den Lenski’yi ve Lucio Silla’nın aryasını söyledim. Sir Davis’in eşi İranlı, birkaç Türkçe sözcük biliyor. “Teşekkürler Mr. Bezduz” dedi. Manchester’a döndükten iki gün sonra Schmidt aradı. “Böylesine büyük gruplarda küçük roller de önemlidir. Sana Carmen’de Remendato rolünü ve Othello’da ise Rodrigo ve yedek olarak da Cassio rolünü öneriyorlar, ister misin” diye sordu. Olga Borodina, Carmen’i oynayacak; Jose Cura, Don Jose’yi. Zaten Mersin Operası’nda Remendato’yu seslendirmiştim. Kabul ettim.


Turnede sürprizler yaşadınız mı?

- Bu turneden iki olay hatırlıyorum. Çalışma izni almam gerekiyordu. İskoç Ulusal Operası’nın yöneticisi, İçişleri Bakanlığı’na hitaben, üstün yetenekli bir sanatçı olduğumu belirten gurur verici bir referans mektubu yazdı. Bu sayede Londra Senfoni’yle de çalışma fırsatını kazandım. Bir de komik öykü hatırlıyorum: İskoçya’daki bir temsilde çembalonun sesini yanlış aldım, aryaya üç ses yukarıdan başladım. Herkes nefesini tutmuş, durumu nasıl toparlayacağıma bakıyordu. Neyse ki Julia rolünü canlandıran arkadaşım girdi araya ve faciaya dönüşmeden bitirdik. Sonra bu olaya çok güldük aramızda. Çünkü işin içinden çıkamayabilirdim.


Londra Senfoni’yle Carmen ve Othello temsilleri nasıl geçti?

- 1998 sonunda Carmen dört kez sahnelendi. Fransız korrepetitör, yorumumdan çok etkilendiğini söyledi. C’nipal Sahne Sanatları Yüksek Okulu’ndaki yüksek lisans programından bahsetti. Fransız Kültür Bakanlığı’nden burs almam için referans verebileceğini belirtti. Teklifi kabul ettim, Türkiye’ye dönüp gereken izinleri aldım. Fransa’ya gittim. Eğitimim sırasında SAGEM’in düzenlediği Paris Şan Yarışması’na girdim. İkinci oldum. Bu sayede Marsilya’da Rumen soprano Nelly Miricoiou’yla sahneye çıktım. 1999’da Fransa’nın Tur Operası’na başvurdum. La Boheme sahnelenecekti. Sesimi dinlediler, altı temsillik anlaşma yaptık. Bu tecrübe bir sezon sonra Nancy Operası’nda, La Traviata’da rol alma fırsatını getirdi. Bu arada Londra Senfoni’yle Othello’da Rodrigo’yu seslendirdim. Hemen ardından Benvenuto Cellini yorumunda, Francesco’yu seslendirdim. Bunun ardından önemli rol teklifleri gelmeye başladı. Sir Colin Davis yönetiminde, Les Troyens’de Hellenus’u, Falstaff’ta Fenton’u söyledim. Bu eserler kaydedilip yayımlandı. Londra Senfoni, Les Troyens’le 2001’de en iyi yorum ve kayıt dalında iki Grammy aldı. Lozan Operası’nda Falstaff’ta Fenton rolü teklif edildi. Türkiye’de sayısız prosedürü yerine getirip, izin alıp, vize işlemlerini halledip, tüm bu temsillerde sahneye çıktım. Athole Still manejerlik firması arayıp, beni sanatçıları arasına katmak istediğini söyledi. Kabul ettim. Mersin Operası’ndaki temsillerin video kayıtlarını göndermem yetiyordu artık bana konser ayarlamaları için.


Kanada gazetelerinde gördüğüme göre, 2005’te Toronto Operası’nda şaşırtıcı bir olay yaşanmış: La Boheme’de Rodolfo rolünü iki Türk tenor dönüşümlü seslendirmiş. Buffalo News’ta hakkınızda olumlu bir eleştiriye rastladım. Okyanusun karşı kıyısında iki Türk aynı eserde, aynı rolde nasıl buluştu? Bülent Kürekçi’yi daha önce tanıyor muydunuz?


- Bülent Kürekçi’yi Leyla Gencer yarışmasından tanıyordum. Fakat bu rolü ikimizin ajansları, bizden habersiz ayarlamış. Biz de çok şaşırdık. Orada aynı otelde kalıyorduk. Gayet iyi dost olduk. Yemek pişirme merakım olduğu için ben özel yemekler yapıyordum, Kürekçi ise bulaşıkları üstlenmişti. Sahne tecrübesi açısından ise bize bir şey kazandırmadı. Toronto’da yaşayan Türkler’in yerel TV’sinde röportajlar yapıldı. Büyük gazetelerde önemli bir yazı çıkmadı hakkımızda. Kötü akustiği olan, 4 bin kişilik bir salonda sekiz temsil verildi. Şefle aramızda yaklaşık 50 metre vardı. Biz bu talihsizliği yaşadıktan bir yıl sonra şehrin modern opera binası hizmete girdi.




İzmir Operası'nın vermediği rolle Grammy aldı



2006’da Sir Colin Davis yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası’nın iki Grammy kazanan kayıt kadrosuna girmeyi nasıl başardınız? 2001’deki Grammy sırasında haberlerde adınız geçmemişti ama 2006’da tüm haberlerde, kadrodan adı geçen üç kişiden biriydiniz.

- Ödüllü ilk kayıttan hemen sonra Sir Davis, iki rol birden teklif etti: İlki Falstaff’ta Fenton ve Saraydan Kız Kaçırma’da Belmonte. Falstaff’ı 2005’te, Londra Senfoni’yle kaydettik. Bu arada ilginç bir olay yaşandı. Kayıttan bir ay önce İzmir Operası’ndan davet aldım. Falstaff sahnelenecekti. İsmim rol listesindeydi. Provalara katıldım. Prömiyerin yapılacağı gün saat 17.00’de bir mesaj geldi. Kurumun iç dengeleri bozulacağı için prömiyer ve galada kurumun elemanlarının sahneye çıkacağı, benim ancak üçüncü temsilde rol alacağım belirtildi. İşte bu kırıcı olaydan sonra İngiltere’de yapılan kayıtla Grammy aldık.


Grammy ödülü sürpriz oldu mu, nerede nasıl öğrendiniz, duygusal ve mesleki açıdan nasıl etkilendiniz?

- Bu eserde rol almak bir yana, seslendirilmesini izlemek bile büyük mutluluk olurdu benim için. Kaydın yapıldığı konser salonunda bulunmak, provaların aşamalarını gözlemlemek başlı başına kazançtı. Ödül alması büyük bir sürpriz olmadı. 6 Şubat’ta Nancy’de Aşk İksiri’nde rol aldığım günlerde, Grammy ödül törenine davet mektubu geldi. Gidiş, dönüş uçak biletlerini göndermişler. Sir Davis ve Carlos Alvares’le üçümüzü çağırıyorlar. Ne yazık ki temsillerim vardı ve törene katılamadım.


Peki, Saraydan Kız Kaçırma ne oldu?

- Eser New York Filarmoni Orkestrası’yla yorumlanacaktı. Almanca, Belmonte söylemekten çekindim, dahası rol sesim için riskliydi. Reddettim. Aynı dönemde Ricardo Chailly, Amsterdam Concert Gebouw orkestrasıyla Turandot’un Berio versiyonunu Hollanda’da yorumlayacaktı. 12 temsillik anlaşma yaptık. Sanki Sir Davis’in aleyhine tercih kullanmış, onu reddetmiş gibi oldum. Sanıyorum bu nedenle Sir Davis kırıldı. Çünkü o tarihten bu yana herhangi bir teklif gelmedi. Aslında, ben de kendimi konserden çok opera sahnesinde rahat hissediyorum. Operada rol almaktan çok daha fazla mutlu oluyorum. Yine de Sir Davis’le yaptığım çalışmalar benim için çok önemliydi, İddialı prodüksiyonlarda, küçük rolleri söylerken bile karşılaşılabilecek tüm zorlukları gördüm, çok büyük tecrübe kazandırdı.


Artık 40 yaşında ve olgunluk dönemindesiniz. Bir lirik tenor olarak, sesinizin avantajları ve dezavantajları neler? Sesinizin olanakları doğrultusunda, gelecekte nasıl bir çizgi izleyeceksiniz?

- Hâlâ Donizetti, Bellinni, belcanto repertuvarına devam ediyorum. Daha büyük partiler teklif edilse de kabul etmiyorum. Geçmişte Cavarodossi ve Madame Butterfly’da Benjamin Pinkerton rolleri teklif edildiğinde kabul etmemiştim. Endişem sesimin bu yönde gelişmesi, eski elastikiyetini kaybetmesiydi. Bel canto repertuvarıma zarar verebilirdi. Tizlere çıktığımda ses tonumun çiğleşmeyeceği, rahatça söylemeyi önemseyen bir şan üslubum var. Sesimi yormadan, yıpratmadan, mümkün olduğunca uzun yıllar şarkı söylemeyi amaçlıyorum. Repertuvarımda çok büyük değişiklikler olmayacak. Birkaç yıl içinde, sesimin koyulaşmasıyla birlikte, geniş lirik repertuvarına yönelmeyi düşünüyorum: Tosca’da Mario Cavarodossi, Massanet’nin Manon’u, Verdi’nin Luisa Miller’ında Rodolfo gibi...




Ses hacmi konusunda kompleksim yok



Sanıyorum lirik tenorlar, ses hacmi açısından büyük salonlarda di forza ya da sprinto tenorlar kadar şanslı değil. Bu nedenle İtalya’daki San Carlo, La Scala gibi salonlarda ciddi facialar yaşanabiliyor. İngiliz eleştirmenler sesinizin kısıtlı hacmine karşın ton zenginliğini zekice kullanmanızı övülüyor, fakat büyük salonlarda sorun yaşayabileceğinizi belirtiyor. Bu sorun yaş faktörüyle birleştiğinde daha ciddi bir hal alabilir. Ne gibi önlemler alıyorsunuz?

- Ses hacmi açısından herhangi bir kompleksim yok. İyi şef, solistin duyulması için orkestrayı dengelemeyi bilir. Orkestra dengesi kurulduysa, rol arkadaşınız kendini gereksiz yere paralamıyorsa, salonun akustiği çok bozuk değilse solist olarak kendinizi zorlamanız gerekmez. Şu ana kadar büyük salonlarda söylediğimde de sorun yaşamadım. İngiltere’deki 2800 kişilik Barbican, Amerika’daki 3500 kişilik Portland’da söylediğimde herhangi bir şikayet gelmedi. Eleştirmenlerin öznel değerlendirmelerini ihtiyatla okumakta yarar var. Yaklaşık 10 yıldır dünya sahnelerinde şarkı söylüyorum. Bugüne kadar repertuvarımı korumayı başardım. Lucia del Lammermoor’daki Edgardo rolü birçok kişiye zor gelir. Ben çok rahat söylüyorum. 60 temsil yaptım. 123 kez La Traviata’da sahneye çıktım. Nemorino ya da Rodolfo rolü için dünyada tenor aransa adımın ilk 10’a gireceğini tahmin ediyorum. Önemli solistlerin repertuvarına baktığınızda seslerinin dışında parti söylemediklerini görürsünüz. Örneğin Alfredo Kraus ve Pavorotti ses kategorisinin dışına çıkmamaya dikkat etmiştir. Pavarotti, Palyaço’yu seslendirdiğinde de La Boheme’deki kadar güzel olmamıştır sonuç. Kuşkusuz yaşla birlikte seste değişim yaşanıyor. Örneğin 40 yaşında sesimin olgunlaştığını, hacminin genişlediğini görüyorum. Zamanla tonlarının koyulaşabileceğini tahmin ediyorum. Tecrübe sesi en iyi şekilde kullanmanın yollarını öğretiyor. Örneğin, uzun bir eseri sonuna kadar aynı düzeyde çıkarmak için sesimi nasıl kullanmam gerektiğini biliyorum.


2007 Haziranı'nda İskoç Operası’yla Glasgow ve Edinburg’da Lucia di Lammermoor’u sekiz kez sahnelediniz. İngiliz basınında birçok haber çıktı bu temsillerle ilgili. Yeni rol teklifleri aldınız mı?

- Açıkçası, Türkiye’den giderken temsillerin bana bu kadar katkısı olabileceğini düşünmemiştim. Çünkü, İskoç Operası ülkenin önemli operaları arasında üçüncü sırada. Covent Garden kadar önemli değil. Fakat Amerika’dan Japonya’ya dünyanın dört bir yanından opera yöneticileri İskoçya’ya gelip, temsilleri izliyor. Eserin orinal halinde, Eduardo’nun ilk düetinde, mi bemol bir kadanz vardır. Sahnede bu kadanzı yapan çok az tenor v ar. Bunlardan biri de benim. Hatta youtube’de bir kaydım yer alıyor. Bu konu çok ilgi çekti, izleyicilerden çok alkış aldım. The Times gazetesinde benimle ilgili çıkan güzel bir yazıdan sonra, İsveç’teki Goeteborg Operası’ndan La Boheme’de rol almam teklif edildi. Önemli kişilerle tanıştım. Fransa’dan bir ekip geldi röportaj yapmak için. Türkiye’ye dönünce Devlet Opera ve Balesi Opera Genel Müdürü Sn. Meriç Sümen Kanan’dan bir teşekkür yazısı aldım. Ancak sevincim yarım kaldı…


Neden?

- Aspendos Uluslararası Opera Festivali’nde Mersin Operası’nın sahneleyeceği La Traviata’da Alfredo rolünü seslendirecektim. Türkiye’ye dönüşte, listeden çıkarıldığımı gördüm. Bazı kişiler yurtdışı konserleri angarya, kurum dışı çalışma olarak algılıyor. Bu karara imza atanlara kırgınım ama yılmayacağım.


Mersin kulislerinde, yurtdışındaki başarılarınızdan sonra rol beğenmez olduğunuz, kaprisli bir sanatçı haline geldiğiniz konuşuluyor. Bu tavrınıza karşı bir ceza olabilir mi La Traviata’dan çıkarılmanız?

- Verilen görev sesime uygun değilse, yönetime dilekçeyle başvurup durumu belirtiyorum. Sizce buna kapris denebilir mi? Bunun dışında herhangi bir sorun yaşanmadı. Mersin’deki görevlerimin dışında, ek talepleri de ses ve zamanıma uygun olduğu takdirde asla reddetmem. Geçen yıl mayıs ayında Eskişehir’ de La Boheme'de Rodolfo’yu söyledim, aralık ayında Van’da Rektör Yücel Aşkın’ın daveti üzerine konser verdim. Bugüne kadar 123 temsilde La Traviata söyledim...


Fransa’da sık rol almakla birlikte yurtdışında en çok tanındığınız ülke İngiltere. Gelecekte çalışmalarınız bu ülkelerde mi yoğunlaşacak, Almanya, İtalya, Amerika gibi kritik ülkelere açılma çabanız var mı?

- 15 yıllık evliliğimin önemli bölümünü eşimden, çocuklarımdan ayrı geçirdim. Bu ayrılık beni üzmeye başladı. Ülkemi çok sevmekle birlikte, ailemle birlikte, bir süreliğine İngiltere’de Cardiff kentine yerleşmeyi planlıyorum. İngiltere ve Belçika’da 2010 yılına kadar sürecek rol teklifleri aldım. Türkiye’deki sorunları çözebilirsem, birkaç yıllığına yurtdışına gideceğim. Geçmişte Metropolitan operasından üç kez dinleti daveti almıştım. Bu sistemden rahatsız olduğum için kabul etmemiştim. Burak Bilgili’nin de teşvikiyle fikrim değişti. Gelecek sezonda Lucia de Lammermour’da rol almam söz konusu. Dinletiye katılacağım ve daha sonra kesinleşecek. La Scala için bu sezonda Bellini’nin Beatrice de Tenda’sında rol almak üzere ön sözleşme imzalamıştım. Fakat geçmişte sahnedeki üslubuna tepki gösterdiğim ve sorun yaşadığım şef Renato Palumbo’ya verildi eser. İlk La Scala fırsatında, sahnede gereksiz gerginlik yaşamak yerine, kadrodan çekildim.


2010’a kadar programınızda kesinleşen ya da görüşmeleri süren konserler, temsiller neler?

- Glyndeburne Festivali’nde Falstaff ve Lucia di Lammermoor’da rol almak üzere ön anlaşma yaptım. Galler Ulusal Tiyatrosu’nda, Metropolitan Operası’nın eski sanat yönetmeni John Fischer’le görüştüm. Alfredo rolünü üstlendim. Ekim ayında Palermo’da Daniel Oren’la La Travia’da rol almam söz konusu. Henüz kesinleşmedi. Kasım ayında İtalya’daki Treviso Operası’nda Lucia Di Lamermoor’da Edgardo rolünü oynayacağım. BBC televizyonundan bir resital programı teklifi aldım. Piyano eşliğinde Bellini ve Donizetti’nin bel canto şarkılarını söyleyeceğim. 2009 Martı’nda Nancy Operası’nda Rigoletto’da Duca’yı oynayacağım. 20010’da Monnaie Kraliyet Tiyatrosu’nda La Boheme’de Rodolfo’yu seslendireceğim.




Türkü albümü kaydetmek istiyorum



Resital, eğitimcilik, albüm kaydı açısından herhangi bir planınız var mı?

- Resital vermeyi tercih etmiyorum. Bir süre sonra eğitimciliğe yönelmeyi planlıyorum. Bu arada türküleri şan tekniğiyle yorumlayacağım bir albüm hazırlamak istiyorum.


Neden böyle bir ihtiyaç hissettiniz? İTÜ Türk Müziği Konservatuvarı’nı bitirdiği halde, operacı kılığında, tüccar işi türkü albümleri kaydeden kişiler yeterince ses kirliliği yarattı. Bu atmosfere girmeye çekinmiyor musunuz? Tüccar bir prodüktörün eline düşerseniz hem size hem de türkülere yazık olabilir. Riske girmeye değer mi?


- Profesyonel bir Türk Halk Müziği sanatçısı kadar türkülere sahip çıkacak bilgiye sahibim. Kötü örnekler beni de çok rahatsız ediyor. Şan tekniğiyle, daha tok bir sesle türküler yorumlanabilir, sonuçları çok güzel olabilir. Bu konuda kaydettiğim birkaç örneği youtube’de izleyebilirsiniz.


Nasıl bir altyapı düşünüyorsunuz? Ruhi Su gibi sadece bağlama eşliğinde otantik yorum mu, yoksa elektro bas, davul da kullanıp “modernizasyon”mu düşünüyorsunuz, düzenlemeyi kim yapacak?

- Türkü formunu bozmamak adına, sadece bağlama eşliğinde söylemeye zorunlu hissetmiyorum kendimi. Türküler çokseslendirilebilir, renkli orkestrasyon yapılabilir. Sunumda özüne bağlı kalmak, örneğin bozlaksa bozlak gibi söylemek, yeterli. Bu konuda yıllardır çalışan besteciler var. Piyano eşliğinde, eğitim CD’si gibi de hazırlanabilir. Öğrencilere örnek olur. Ankara’da bir plak firmasıyla ön görüşme yaptım. Hatta deneme kayıtlar yaptık. Fakat tamamlayacak zamanım olmadı.


Internette kurduğunuz opera forumuna katılım ne düzeyde, ne tür tartışmalar oluyor, ne kadar zaman ayırıyorsunuz bu işe?

- Bu forumu tecrübelerimi paylaşmak, şarkı söylemek isteyenleri teşvik etmek, hızlı yol almalarını sağlamak amacıyla kurdum. Arkadan gelen gençlere el uzatmak bir sosyal sorumluluk. Türkiye’nin dört bir köşesinden, hatta İskoçya’dan yaklaşık 300 kişi, bulenbezduz.com’dan ulaşılan foruma üye oldu. Operada görev yapanlar repertuvar konusunda soru yöneltiyor, bunu tartışıyoruz. Sınava hazırlananlar repertuvar önerisi istiyor. Müziğin güncel sorunlarını tartışıyoruz. Seyahate çıktığımda dizüstü bilgisayarımı yanıma alırım. Her gün en az bir saatimi bu siteye ayırıyorum. Beni dinlendiriyor, günün geriliminden uzaklaştırıyor.




ÇORAK TEPELERE, BETON MAHALLELERE

HAYALİMDE AĞAÇLAR DİKERİM:
En önemli hobim spor. Haftada en az üç gün, 1,5 saat egzersiz yapıyorum. Yürüyorum, koşuyorum, yüzüyorum. Geçmişte basketbol oynardım. Mutfakta deney yapmasını severim. Yolculuklarda mutlaka mutfağı olan bir otelde, pansiyonda kalırım. Dostlarıma da yemek pişiririm. Mesela geçen hafta Manchester’e gittiğimde baklava yapmayı denedim. Hamurundan sosuna, tortellini, tagliatelle gibi tüm İtalyan makarnalarını yaparım. Et yemeklerinde iddialıyım. Yurtdışında bile olsam internetten birkaç gazeteyi okur, güncel gelişmeleri takip ederim. Cumhuriyet’in abonesiyim. Ne yazık ki haberleri okurken hep moralim bozulur. Son dönemde çoğunlukla Türkiye’nin yakın siyasi tarihi üzerine kitaplar okuyorum. Daha iyi, mutlu, gelişmiş, çağdaş bir Türkiye’nin nasıl kurulabileceğini düşünürüm hep. Şehirlerarası otobüs yolculuklarında ıssız, çorak yollardan giderken, tepelere ağaç diktiğimi, heyelan bölgelerinde yol kenarlarına taş duvarlar ördüğümü, beton mahallelerin bahçelerini çiçeklerle yeşillendirdiğimi hayal ederim. Dekorasyona meraklıyım. Ayak bastığım evleri, binaları hayalimde dekore ederim. Evde testeresinden matkabına her türlü aracım var. Elektrik dahil, elektronik hariç, tüm onarımları ben yaparım. Bahçe ve çiçeklerle ilgilenirim. Denizi çok seviyorum. İlk fırsatta kaptan ehliyeti ve dalgıç brövesi almak istiyorum.




ÜÇ DİL, ÜÇ ENSTRÜMAN: Piyano, bağlama ve biraz da gitar çalıyorum. İngilizce, İtalyanca biliyorum. Fransızca derdimi anlatabiliyorum. Eserlerin önce içeriği, bestecisi, dönemi üzerine araştırma yaparım. Almanca gibi bilmediğim bir dildeyse, metnin çevirisini okuyup anlamını kavrarım, telaffuzunu çalışırım. Ardından yoruma geçerim.



ÇOCUKLARIMIN BÜYÜMESİNİ İNTERNETTEN İZLEDİM: Eşim Reyhan’la Gazi Üniversitesi’nde tanıştık. Bir sınıf küçüktü. Devlet Korosu’nda çalışıyordum aynı zamanda. Buna rağmen, onunla karşılaşmak için bir yılda 17 ders almıştım. Okulu benden önce bitirdi. Keman çalıyordu. Eskişehir’de öğretmenliğe başladı. Mersin Operası’na kabul edilince elimi çabuk tutmaya karar verdim. 1993’te evlendik. Mersin Devlet Operası Çocuk Korosu’nu çalıştırmaya başladı. 1997’de kızım Sesim doğdu. İki yıl sonra aynı tarihte oğlumuz Doğaç dünyaya geldi. Sesim, Mersin Devlet Konservatuvarı’nın keman bölümünde, Doğaç ise keman bölümünde öğrenci. Ne yazık ki çocukluklarına çok az tanık olabildim, hayatım hep turnelerde geçiyor. Seyrek görüşebiliyoruz. Yurtdışındayken internet üzerinden görüntülü programlar kanalıyla haberleşiyoruz.




ÇOCUKLUĞUMU YAŞAYAMADIM: İkisi kız, altısı erkek, sekiz çocuklu bir ailenin en küçük çocuğuyum. 1967’de Ankara’da doğdum. Annem Genelkurmay Başkanlığı Santralı’nda görevliydi. Babam ev dekorasyonu işiyle uğraşırdı. Klasik Türk Müziği ve Türk Halk Müziği dinlenen, söylenen bir ortamda büyüdüm. İki ağabeyim bağlama çalıyordu. Akşamları ailede birlikte türkü söylenirdi. İlkokul üçüncü sınıfta halk müziği korosuna girdim, öğretmenim Nazik Günönü aileme konservatuvara gönderilmemi önerdi. Dar gelirli bir aileydik, bu öneri dikkate alınmadı. Beşinci sınıfta koronun yöneticisi oldum. Aynı yıl Ankara’da TRT sanatçısı Serbülent Yasun’un kurduğu HAMOY Derneği’ne girdim. 9 yıl, her hafta sonu derneğin çalışmalarına, konserlerine, turnelerine katıldım, radyoda kayıtlara gittim. 15 yaşında bağlama çalmaya başladım. Sistematik bir halk müziği eğitimi gördüm. Tüm yörelerden 2000 civarında türkü öğrendim. Resim, müzik hariç derslerle aram iyi değildi. Ortaokulda Abidinpaşa Meslek Lisesi Torna Tesfiye Bölümü’ne girdim. Bir an önce meslek edinmek istiyordum. Lisede de okulun 35 kişilik halk müziği korosunun şefliğini üstlendim. Çocukluğum boyunca yaz tatillerinde harçlığımı kazanmak için çalıştım. Babam ve ağabeyimlerle dekorasyon, boya işi yaptım. Konfeksiyonda, kuruyemişçide çırak olarak çalıştım. Bu yıllarda Kızılordu Korosu’nun Ankara’da verdiği konser beni çok etkiledi. Çoksesli müziğe ilgi duymaya başladım. 1977’de dernekle verdiğim bir konserde okuduğum türkü sayesinde Hürriyet’e haber olmuştum. Resim ve müzik dışındaki dersler ilgimi çekmiyordu. Basketbol ve atletizmle ilgileniyordum. Okulun atletizm takımındaydım. 1985’te liseden mezun oldum, iki yıl bir mimari bürosunda teknik ressam olarak çalıştım. Beden eğitimi öğretmeni olmaya, amatör olarak müziği sürdürmeye karar verdim. Bu noktadan sonra La Forza del Destino, yani kaderin gücü devreye girdi hayatımda. Rastlantılar, karşılaşmalar hayatımın rotasını çizdi. Gazi Eğitim’e başvurduğumda, beden eğitimi bölümüne talebin çok olduğunu gördüm; girme ihtimalim zayıftı. Bağlama bilgimi geliştirmek umuduyla müzik bölümüne başvurdum. Kapsamlı, zorlu bir sınavdan geçirildik. “Müthiş bir tenor bulduk” deyip, şan bölümüne aldılar. Sınavdaki övgü gurur vermişti. İlk kez hayatımda net olarak neyi başarabileceğimi görmüştüm. Solfej öğrendim, hırsla çalışmaya başladım. Altıncı ayımda arkadaşım İbrahim Özişler, tenor Mario del Monaco’nun kasetini verdi. Gece boyunca dinledim. Büyülenmiştim. Tüm kaset repertuvarını ezberledim. Bu repertuvarla, okulda ilk konserimi verdim. Aynı yıl, sınavla, Hikmet Şimşek yönetimindeki Devlet Çoksesli Korosu’na girdim. İkinci sınıfta, Werlinski’den ders almaya başlayınca bilgim okul müfredatını aştı. Kurul kararıyla şan derslerinden muafiyet kazandım. Okul, koro ve Werlinski’nin dışında en önemli öğretmenlerim CD’lerdi. Carreras, Corelli, Pavarotti’nin gençlik dönemi kayıtlarını topladım, dinledim. Bugün bile seslendireceğim eseri çalışmaya başlamadan, ustaları dinler ve yorumları üstüne düşünürüm. Koro çalışmaları ve Mersin Devlet Operası’ndaki görevim nedeniyle okulu yedi yılda bitirebildim. Son üç yılında, haftada iki gün Mersin’den Ankara’ya giderek dersleri takip ettim.




MANEVİ BABAM ROMAN WERLINSKI : 1991’de Ankara Devlet Operası’nda Bülent Gökalp’i dinledikten sonra, özel ders almak istedim. Beni operanın eğitimcisi Polonyalı Roman Werlinski’yle tanıştırdı. Önce özel ders almaya başladım. Öyle yoğundu ki ders programı bir gün boyunca kapısında beklerdim bir saatlik ders için. Onunla ders yapmak, arenada beş aslanla boğuşup hayatta kalmak gibiydi. Bir süre sonra Werlinski manevi babam gibi oldu. Yurtdışında olduğum süre içinde, bir buçuk yıl eşimi yalnız bırakmayacak, çocuğumun büyümesine destek olacak kadar yakın dost olduk. Lirik tenor repertuvarına yönlendirdi, kendi yolumu bulmamı sağladı, sesimi şekillendirdi, üslup kazanmamı sağladı. Müzik hayatımda en önemli desteği ondan gördüm. Mersin Konservatuvarında da ders verdikten sonra Polonya’ya döndü. Lotz kentinde yaşıyor. Hâlâ her gün ararım, sohbet ederiz. Türkiye’den öğrenci grupları gidiyor ondan ders almak için.




İLK SOLİSTLİK TECRÜBESİNDE OPERAYI BIRAKMAYA KARAR VERDİM: Genç tenorların ses özelliklerine, tecrübelerine dikkat etmeyen opera yöneticileri, yanlış roller verip birçok yeteneği yok ediyor. İzleyici çekmek arzusuyla, kadroya bakılmadan, Il Travatore, Carmen, Turandot gibi popüler eserler sahnelenmek isteniyor. Kadro, bu eserin gerektirdiği seslere uydurulmaya çalışılıyor. Başlangıçta Mozart, Donizetti söylemesi gereken genç sesler, tecrübesizlik ve hırslarından yararlanıp bu ağır rollerin altına sokuluyor. Ya seslerini zorlayıp, bozuyorlar ya da sahne korkusu başlıyor, hayal kırıklığıyla sanatı bırakıyorlar. Bu nedenle birçok yetenekli sesin birkaç yılda kaybolup gittiğini görüyoruz. Operalarımızın kadrolarında başarılı tenor sayısı çok az. Korodan, opera kadrosuna geçerken Werlinski beni uyarmıştı. İlk adımda, sesime ağır gelecek eserleri söylemem istenebileceğini, sorun yaşayabileceğimi söylemişti. 1992’de Devlet Çoksesli Korosu’ndan ayrılıp, korist olarak Mersin Operası’nda çalışmaya başladım. Leon Cavallo’nun Palyaço operasında Cannio rolüyle solistlik teklif edildi. Bu rol tecrübe, güçlü bir dramatik tenor sesi ister. Werlinski, reddetmemi önerdi. Solistlik fırsatını kaçırmamak için cahil cesaretiyle kabul ettim. Üç aylık provalarda çok zorlandım. Neredeyse sesimi kullanamaz hale geldim. Orkestra şefinin kobayı olmuştum. Öylesine umudum kırıldı ki, bu işi başaramayacağımı düşündüm. Operayı bırakıp, Ankara’daki koroya dönmeye karar verdim. Hatta eşimle evdeki eşyaları topladık. Koro yöneticileriyle görüştük. Evli olmasaydım, hayattan bile kopabilirdim bu yüzden. Tam bu sırada temsiller iptal edildi. Fakat benim kendimi toplamam, Cannio rolünü çıkarmaya çalışırken kazandığım yanlış alışkanlıklardan kurtulmam aylar sürdü. Neyse ki Melih Seskır atandı Mersin’e. Çardaş Prensi operasıyla 1993’te solistlik kariyerim, doğru noktadan başladı. 1997’de Mersin Devlet Operası’yla Aspendos Festivali’nde seslendirdiğim La Traviata ilk uluslararası solistlik deneyimimdi. Cannio rolünde başıma gelenler bana hayat dersi oldu. Bugün birçok önemli sahne teklifini bu dersin ışığında reddediyorum.




SES ZENGİNLİĞİMİZİN KIYMETİNİ BİLMİYORUZ : Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye bas ve tenor sesler açısından çok zengin. Fakat çok güzel sesler, fark edilmeden kaybolup gidiyor. Örneğin bir gün Adana’da yol sorduğum 17 yaşlarında bir genç, büyüleyici bir bas sesle yolu tarif etti. Hiç unutamıyorum. Mersin Konservatuvarı’nda müthiş seslere rastlıyorum. Mesela Hasan Berk böyle bir sese sahip. Roman Werlinskii’nin, Mersin’de ders verdiği öğrencilerin tümü operalarda görev yapıyor şu anda. Eşimin çalıştırdığı Mersin Operası Çocuk Korosu’ndan öğrenciler son birkaç yılda Varesso Yarışması’nda üçüncülük, Bremen Olimpiyatları’nda ikincilik, Çek Cumhuriyeti’nde katıldıkları yarışmada birincilik kazandı. Okullarda, konservatuvarlarda gençlere şarkı söyleme sevgisi, coşkusu verildiğinde Türkiye’den çıkan uluslararası seslerin sayısı artacak. Müzik aynı zamanda ekip çalışmasını, ahenk duygusunu, çok sesli düşünceyi öğretir. Bu açıdan çocuk korolarının teşvik edilmesi gerekiyor.




(Serhan Yedig / Temmuz 2007 / Andante)